Olan Biteni Kaçırma Keyfi Üzerine
Merhaba,
Uzun bir okul ve iş yoğunluğunun ardından gelen bayram arasında oldukça
sorunlu bir tatil iptali dışında her şey güzel geçti. Uzun zaman sonra yetişmem
gereken deadlinelar, bitirmem gereken ödevler, okumam gereken makaleler
ve yapmam gereken işler olmadan evimde tek başıma acele etmeden, aylak aylak
yaşama fırsatı buldum. İstediğim saatte uyanıp istediğim saatte uyuduğum, canım
kahve çektiğinde içtiğim, denemediğim tatlı tariflerini deneyip fırınladığım,
boş dizi/maç izleyip hayatın tembel ama zevkli yönlerini yaşamak için küçük bir
ara verdim.
Bu arada daha önce sıraya koyduğum ve okumak istediğim bir kitabı da okuma
fırsatı buldum. Daha önce bir yazımda kısa bir kitabı bir gün içinde oturup
okumaktan çok zevk aldığımı söylemiştim. Gene 109 sayfalık kısa, öz ve okuması
kolay bir kitabı iki oturuşta okudum. Bu kitabın bana düşündürdüklerini de
sıcağı sıcağını anlatmak istedim.
Oturup okuduğum kitabın adı Olan Biteni Kaçırma Keyfi: Aşırılık Çağında
Kendine Hâkim Olma. Danimarkalı yazar Svend Brinkmann’ın kaleminden çıkan bu
kitap 100 sayfayı anca aşan ve birbiriyle tutarlı lineer bir çizgide güzel bir
kompozisyon örneği olabilecek iyi bir eser. Svend Brinkmann aklıselim herkes
gibi günümüzde yaşanan aşırılıkları, tüketim hastalığını, reklamların
manipülasyonlarını ve ihtiyacımızdan fazla satın almamıza neden olan hemen
hemen her alanda kendini gösteren yeni hayat tarzının sorunlarından birini ele
alıyor. Şahsen kendim de dahil olmak üzere çevremde çok fazla insanın -fark
etmese bile- bizzat yaşadığını bildiğim bir korkudan söz ediyor. İngilizce
değimi ile Fear of Missing Out veya FOMO. Türkçesi ile Olanı
Biteni Kaçırma Korkusu. Kendim de sosyal medya hesaplarımı kapatmamanın bir
sebebi olarak “bir fırsatı kaçırabilirim, haberleri okumak istiyorum,
arkadaşlarım ne yapıyor bilmek istiyorum” gibi saçma sapan sayılabilecek
bahanelere sığınıyorum. Yani, bir şeylerden geri kalmaktan çekiniyorum, bir
şeyleri kaçırmaktan korkuyorum. Bu şeyler önemsiz olsa da arkadaşlarım dediğim
insanların sadece sosyal medya paylaşımlarına bakıp çoğunlukla ya şükrederek ya
da imrenerek ve genellikle hiç iletişime girmesem de bu platformlardan
uzaklaşmıyorum.
Kitabın tüm içeriğini anlatmayacağım. Ama bana düşündürdükleri hakkında bir
özet yapmak istiyorum. Bundan önce kitap hakkında kısacık birkaç bilgi vermek
istiyorum. Eğer okuyacak olan olacaksa en azından ne ile karşılaşacağını bilsin
isterim. Yukarıda yazdığım gibi kitap 6 kısa bölümden oluşuyor. Girişte kitabın
temasını veren yazar, sırasıyla sürdürülebilirliğin önemine ve tüketim
çılgınlığına, itidalin ve yetinmenin önemine, ekonomik genel kanının, yani
insanların kâr amacı güden, kâr maksimizasyonu peşinde koşan robotlar gibi
çizilen portrenin yanlışlığına ve bazı şeyleri kaçırmanın aslından daha huzurlu
olabileceğinin önemine vurgu yapıyor. Bütün bunları yaparken kişisel yaşam koçu
veya kişisel gelişim gurularının kitaplarındaki gibi bir vurgudan ziyade, bilimsel
literatürden, şiirden, edebiyattan ve tarihten referanslara dayanıyor. Bunları
anlatırken ve başka bir tavsiye, öğüt verirken her şeyi yapabileceğimizi değil,
bazı şeylere asla ulaşamayacağımızı ve bunun normal olduğunu anlatmaya
çalışıyor. Bütün güzel hikâye, şiir ve bilimsel dayanaklara rağmen kitap
yeterince derinlikli değil aslında. Fakat belki de daha derinlikli olsa daha
sıkıcı ve daha az ikna edici olabilirdi. Nitekim kitabın amacı yeni bir tez
ortaya koymak değil, belli başlı davranışlarımızı kontrol ederek daha huzurlu
bir hayatın bireysel olarak değil, toplumsal olarak da mümkün olduğunu tavsiye
etmek/öğütlemek diyebiliriz.
Kitabın bana düşündürdüklerine gelince… Ben bir şeyleri kaçırma korkusunu
veya şimdi içinde bulunduğumuz çağın karakteristiğini bu kitaptan da aldığım
bir ilhamla bir soru üzerinden bir değerlendirme yapmak istiyorum. En azından
bu soru benim için çok önemli ve benim çevremde de benim gibi onlarca insanın
hayatını ilgilendiriyor.
Soru şu:
Başarı ve sürekli kendini geliştirme içerden mi geliyor, bir baskı mı?
Bence özellikle gençlerin, şu an üniversitede olan veya yeni yeni işe başlayan
bütün kadınların erkeklerin cevaplaması gereken bir soru bu. Biz gerçekten
sürekli bir şeyler başarmak istiyor muyuz? Yani en azından kariyerimiz sürekli
yükselişte olmalı mı? Bir işten diğerine sürekli bir yükselme veya aynı iş
yerinde devamlı terfi almaya çalışmak gerçekten bizim içimizden gelen bir şey
mi? Hatta bir kariyer peşinden koşmalı mıyız? Örneğin okuyup da görece daha
yumuşak işlerde, beyaz yaka bir kariyerin peşinde koşmak bizim istediğimiz bir
şey mi? Ben bundan en azından kendim adına çok emin değilim. Çocukluğumdan beri
sürekli bir şeyler yapıp bir şeyler başarmak istedim. Ama bulunduğum noktayı,
belki de 15 yaşındaki bana sorsanız çok memnun ve kendini doğru yolda gören
başarmış biri olarak görebilirdi. Fakat ben şimdi sürekli daha iyi bir iş, daha
çok para kazanacağım ama hayatımın ve zamanımın çok daha fazla tüketileceği bir
iş için çabalamayı veya en azından hayal etmeyi bırakmadım. Bu durum bugün
burada beni huzursuz ve bazen mutsuz ediyor. Zira Brinkmann’ın kitapta da
belirttiği gibi kendimi sürekli akranlarımla karşılaştırıyorum. Aslında her ne
kadar akranım olsa da bu insanlar ile aynı koşullarda değilim ve bana dürüstçe
sorsanız kendi bulunduğum halin -dışarıdan bazen daha kötü görünse de- daha
mutluluk verici olduğunu ve daha özgürleştirici olduğunu düşünüyorum. Ama bu
nedense onların yaptığı işlere veya kariyer yollarına bugün sorsalar
gitmeyeceğim/başvurmayacağım anlamına da gelmiyor. Yani bir nevi başarı için, bazen
biraz daha fazla bir para ve başkalarının gözünde daha iyi bir iş yapıyor olmak
için, kendi huzurumuzdan vazgeçebiliyoruz. Bu başarı isteği, daha iyisini yapma
isteği kesinlikle büyük ve dünya için anlamlı sonuçlara yol açacak bir başarı
da değil genelde. Yaptığımız işlerde daha başarılı olmak, daha iyi işlere
girmek, bazen sadece çalıştığımız şirketin yöneticisi ve belki de maddi olarak
bize bağımlı insanlara yarıyor.
Etrafımızda çok fazla hırslı insan görürüz. Daha fazlasını isteyen ve daha
başarılı olmak isteyen… Ama genellikle bu hırs çok basit bir kariyer planından
ibarettir. Bir başka deyişle bir hayat kurtaran çözüm arayışı değil, daha
itibarlı bir iş sahibi olmaktır, o kadar.
Burada durup kendimize şunu sormamız gerekiyor bence. “Ben bu kariyeri
istiyor muyum? Bu benim hayalim mi? Elime ne geçecek ve bunun için yapacağım
fedakarlıklara ve özveriye değecek mi?” Özelikle yapılacak fedakarlığa değip
değmediği konusunda kafam çok karışık. Bir yerde CEO olmak, bir yönetici olmak,
aslında öyle bir vizyonu olmadan, çok büyük değişimler ve hayalleri olmadan ama
sadece o ünvan için çalışmaya değiyor mu? Hayatının önemli bir kısmını sadece
daha itibarlı ve biraz daha fazla para kazanıyor diye harcamaya değer mi? Bu
soruların cevaplarını veremiyorum. Belki de çok geç olunca, çok yaşlandığımda
verebileceğim. Ama bunu sürekli kendimize sormalıyız. Tabi çok hayati başka bir
soru var.
“Acaba bu hırs, bu planlama ve hatta bu hayal bana dayatılmış olabilir mi?”
Bir çoğumuz; oku, eğitim al, çalış, bir işe gir, işini en iyi şekilde yap”
düsturu ile büyütüldük ve eğitildik. Bu düstur daha çocukken sadece üniversite
okuyup bir meslek sahibi olmak ile başlarken, zamanla sürekli bu hedefi artırır
ve asla sonu gelmez bir başarı silsilesi gelmesini talep eder. Elbette bunun da
bir karşılığı vardır. Durmaksızın kendini geliştirme, sürekli güncel kalma, hep
daha iyi bir iş için çabalama… Yani işini iyi yapma değil, daha fazlasını da
yapabileceğini göstermek ve bazen daha fazlasını yapmak… Tabi bunun doğal bir
başka sonucu var. Yerinden, bulunduğun konumdan asla tatmin olamama, huzursuz
olma ve bazen de hayatı kaçırma riski… Ama bu memnuniyetsizlik ve başarı
peşinde koşma, bizim istediğim bir şey olmayabiliyor veya bize bir yararı da
olmayabilir. Örneğin çalıştığımız yerde üstlerimizin gözüne girmek için ve daha
sonrası için genelde içi boş ve maddi anlamda ciddi bir değişime neden olmayan
bir terfi için didinip dururuz. Peki sonunda çok fazla bir getirisi olmayan bir
gelecek için şimdiyi bu kadar feda ederken neye yarıyoruz? Birini
zenginleştirmeye, bir şirketin karını artırmaya mı? Elbette tüm gün oturup boş
boş etrafa bakalım demiyorum. Ama iş ahlakımızın olması ile kendimizi tüketmek
arasında da bir sınır vardır. Bu sınırı hep kendi aleyhimize ihlal ettiğimizde
elimize huzursuzluk dışında ve çok kısa bir mutluluk sekansı dışında ne
geçecektir? Çoğunlukla hiçbir şey. Aslında bu kadar fedakarlığı yapmak, sürekli
güncel kalmak ve iş yerinde sürekli kendini gösterme çabası, iş garantisinin
olmadığı ve bizlerden her zaman performans beklenildiği bir dönemde oldukça
bizim aleyhimize ve mutsuzluk getiren bir çaba. Çünkü maalesef bu yolun sonu
güzel bir şeyler vadedemezken yolun kendisi, yolculuğun kendisi de güzel
değil.
Kendini sürekli başkasıyla karşılaştırma, hep başarılı olma isteği, daha
yukarıya tırmanma ve devamlı performans gösterme mecburiyetinin hissedilmesi içten
gelmeyen ve bize dayatılan bir şey olabilir. Bu da maalesef özgürleştiren veya
mutluluk ve huzur getiren bir şey değil.
Bu konuda ve kitabın genel olarak anlattıklarıyla ilgili çok uzun uzun
konuşulabilir ve yazılabilir. Daha fazla uzatmadan son olarak şunu demek
istiyorum: Huzur ve mutluluk daima sahip olabileceğimiz bir şey değil. Bir
şeyler başarmak isteği, gelişmek veya yararlı olmaya çalışmak güzel talepler
olsalar da içimizden gelmiyorsa bizi içten içe yemek dışında çok işe yaramaz.
Önemli olan kişinin kendi hayatını anlamlandırabilmesi, ona bir anlam ve bazen
bir amaç bulması. Bu konu da çok çetrefilli. Ama en azından kısa ve güzel bir
şey okuyup hayatın anlamı ile ilgili daha detaylı öğrenmek ve sorgulamak
isterseniz; Viktor Frankl’ın İnsanın Anlam Arayışı kitabını okumanızı öneririm.
Yorumlar
Yorum Gönder