İçimizdeki Sıkıntıları Eriten Gezintiler

Yıllarca insanlar, köylerinden bile çıkmayıp dünyalarını çok küçük bir alana sığdırmışken, amansız ve bazen amaçsız bir gezme halinin normalleştiği bir zamanda, herkes gibi ufak can sıkıntılarımızdan kurtulacağımız gezintilere çıkar olduk. Sokaklarda yürümek, parklarda oturmak, nehir kenarında piknik yapmak, gün batımını izlemek bir dağın tepesinde veya sahilde denizi izlemek… Bunlardan herhangi biri, içinde kaybolunan, hızlı yaşamanın kutsal olduğu bir normalde bize dinginlik verebildiği ölçüde bize iyi gelir. Öte yandan, içinde boğulduğumuz normalden kurtulmanın veya en azından bir mola vermenin tek yolu olan bu gezintiler, bazen normalin tüm ruhuna uygun yapılmakta ve tam da bu yüzden birer “yapılması gereken” olarak normali yeniden üretmenin ve nefes almak bir yana, boğulma hissinin depreşmesine sebebi olur.

Bir müzede tüm resimlere en fazla 2 saniye bakarak, 2000 yıl önce pişmiş topraktan yapılmış, toprağın kalbine gömülü kalmış ve aynı toprağın içi bir ameliyat hassaslığında açılarak ortaya çıkarılan bir kandili görmezden gelerek, eskilerin nasıl yaşadıkları, neler yaptıkları ve yaptıkları şeyleri neden yaptıkları üzerine durup düşünmeden yapılan bu gezintiler, bize bir ferahlık getirmekten uzak kalır. Her yerde açmış papatyalara dönüp bakmadan, gelincikleri yapmacık olmayan bir hayranlık izlemeden yapılan bir gezinti, kontrol listelerine atılan “tamamlandı” işaretlerinin adeta bir görevi yerine getirmiş olmanın verdiği küçük bir tatmin dışında, iç veya dış sıkıntılara derman olmaz. Bir görev bilinciyle, vazifeni yerine getirmek için bütün bunları yapmaya çalışarak ve papatyalara samimi bir hayranlık beslemeyi bile becererek yapılan bir gezintiden de fayda gelmez. Zira gezintinin kendisi sıkıntılarını çözmek veya sıkıntılara mola vermek için yapılmaz. Gezinti ancak hayatın bir parçası olarak, devam eden bir sıkıntıyı veya sevinci yanına alarak, mevcut dünya bakışını takınarak ama onu değiştirmeye gönüllü olarak yapılır. Papatyalar hiçbir şey ifade etmez tek başlarına ve papatyanın çayı bile sakinleştirmeye yetmez kimi durumda. Ancak papatyanın bir böceğin veya parazitin tek bir siyah delik açtığı, geri kalanların o tozlu doğada, insan üretimi hiçbir temizleyiciye ihtiyaç duymadan, bembeyazlıklarını koruduğu yaprakları, güzel bakılınca güzelleşir ve ancak o zaman insanın “içindeki sıkıntılar” erir. Sevdiğinin, kaldırımlardan taşan kalabalıkların içinde olduğu düşüncesi aklından geçmese bile, papatyaların parke taşlarının arasından inatla nasıl fışkırdığını görmek yeterli olur eritmeye bu sıkıntıları. İçimizdeki sıkıntıları eritecek gezintiler, sıkıntıların geçmesine izin verdiğimiz ve gezintinin kendisinin bizzat bir sıkıntıya dönüşmesine izin vermediğimiz ölçüde amaçlarına ulaşır. Çekinmeden dağı tepeyi gezerek, daha güzel bir taşı, daha kırmızı bir Nisan Gülünü, eşiyle beraber uçan bir Angut’un kara gagasını, doğurmak üzere olan bir kedinin anaçlığını, hep arkasını gördüğümüz bir kızın yüzünü görmeyi, gün batımında sevdiğimizin yüzüne düşen turuncu gün ışıklarını, onun gözlerindeki “ikinci” parıltıları, hiç çıkmadığı tepeleri bizimle çıkan bir dostun fedakarlığını ve görmediğimiz bir şeyi görme umuduyla gezmektir bizi ferahlatan.

Bir yeri sevdiğimizde, her köşesini görmek zorunda olmadan, bir daha gelmenin zaman kaybı değil, sevdiğimiz bir yere tekrar gelmek olduğunu anlayarak, aceleye gelmeden, tecrübe etmeden, sadece severek veya merakla gezmektir normali yeniden üretmemek. Aksi takdirde, binlerce yıl önce iptidai yöntem ve bilgiyle tuncu eritip dışındaki sorunlara ve sıkıntılara cevap veren insan, elle tutulmaz, gözle görülmez bir sıkıntıyı, dünyadaki tüm alevleri görüp gezse bile eritemez. Hepsine sarılıp hepsini kucaklamadıktan sonra…


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

A Year with Cats

Paris’te Olmak veya Olmamak

2025’ten 3 Oyun 3 İzlenim