'En Güzel Gün'
Ne zaman elimize bir fırsat geçse, bir boşluk, bir miktar para ve bazen bir yaren bulsak, kendimizi içinde olduğumuz mekandan, çevreden, şehirden ve bazen ülkeden atmak için uğraşır, bizi bunalttığını düşündüğümüz çevremizin içinden sadece kendimizi alıp çıkarır, başka bir çevreye atar ve bu yeni çevrenin bize iyi gelmesini bekleriz. Yeni çevre bize, bir kaç sebepten iyi gelmelidir. Bir kere yeni’dir. Yani bizim henüz edinmediğimiz tecrübelere, tatmadığımız yemeklere, yürümediğimiz sokaklara ve ardından dönüp bakmayacağımız güzelliklere gebedir. Her an her şey olabilir, çünkü yenidir ve yeni olan güzeldir, iyidir. Her an her şeyin olabileceği kabulü, yeni kapıların açılabileceği, yepyeni bir aşka yelken açılabileceği, daha önce hiç tatmadığımız kadar güzel yemeklerin damakta eşsiz bir tat bırakabileceği, ez cümle ne olacaksa kesinlikle daha iyi olacağı kabulünden gelir. Yoksa her an her şeyin olabildiği bir dünyada, yeni olan şeylerin kötülüğü ve hüznü beraberinde getirmesi kimsenin aklının ucundan geçmez.
Yeni çevrenin bize iyi gelmesinin bir diğer nedeni de yeni olmasıyla
bağlantılı olarak, bir hayal kurdurmasıdır. Sabah bir otobüse binip daha önce
gelmediğimiz ve görmediğimiz, bazen gidip gördüğümüzde bile bizim olmayan bir
şehir, yenilikler barındırdığı için bize hayaller kurdurur. Yapılacaklar
planlanır, bir şey öğrenileceği, şehirde gezip binalara bakınırken bile bir
şeyler tecrübe edileceği ve bu tecrübelerin ve öğrenilenlerin dolaylı olarak,
bizi daha kültürlü, daha entelektüel, başkalarının gözünde daha çok kıskandıran
veya daha olgunlaştıracağı, yani bize olumlu bir etkide bulunacağı hayali
kurdurulur. Eski çevremize döndüğümüzde anlatılacak bir hikaye, öğrenilen yeni
bir bilgi, beğenilen bir tablo, muhteşem pişirilmiş bir yemek, eşsiz bir manzara
sahibi oluruz. Eski çevremize döndüğümüzde küçük ve dolaylı olarak yeni biri
olduğumuz hayalini kurdurur.
Yeni çevre bize iyi gelir, çünkü bizde heyecan uyandırır. Her ne kadar
olumsuz bir şey olabileceği çok düşünülmezse bile, gidilen her yeni mekana
varmadan veya alışmadan, içimizde bazen kaygıyla karışık bir heyecan yaratır.
Kaygı çoğu zaman varır varmaz yenilir veya heyecana yenik düşer yol boyunca. Daha
önce hiç beraber gezmediğimiz bir dostumuzla ilk kez bir yolculuğa çıkmanın, hiç
yabancı bir ülke veya şehirde bulunmamış olmanın, değer verdiğimiz bir şairin
yürüdüğü sokaklarda yürüyecek olmanın, başkasından görüp imrendiğimiz ama
zamanı ve fırsatı geldiği için artık bizim de yapabiliyor olmamızın verdiği heyecanla
dolarız. Bu heyecan bizi, bunaldığımızı düşündüğümüz eski çevremizin durağanlığından
dolayı hissetmediğimiz ve heyecansızlığın içten içe öldürdüğü korkusuna karşın,
yeniden çocuk olmaya ve yeniden doğmaya davet eder. Bu karşı konulmaz davet, iyi
şeylerin olması hayali ve yeninin iyi olduğu kabulüyle, Fransa’nın
güneybatısında yer alan, adını en çok yetiştirdiği ürünlerden biri olan
şaraplara da veren, ismi söylenince akla ilk şarabı gelen şehri gezmeye karar
verdim. Bir fırsat, bir miktar para ve bir yol arkadaşım olduğu için verilmiş
bir karar ayrıca.
Bir seyyah olmadığımdan, bir gezi yazısı yazmak zor geliyor. Bordeaux gibi bir şehir hakkında her şeyin artık saniyeler uzağımızda olduğu bir zamanda, şehrin nasıl göründüğü, binaların şekli, içinden geçen nehrin bulanıklığı gibi detaylar önemsiz kalıyor. Artık herkes bir yere gitmeden de orası hakkında bilgi sahibi olabiliyor. Oraya gittiğinde de çıkıp esnafıyla konuşmadan, insanlarla uzun uzun sohbet etmeden, kimseye misafir olmadan orayı gerçekten tecrübe etmiş olur muyuz, bilemiyorum. Ama bir yeri tecrübe etmeye gerek var mı, ona da emin değilim. Bir arkadaş ve fırsat bulduğum için kendimi attığım bu şehir, içimde heyecan mı kaygı mı sevinç mi olduğuna bakmadan, kendimi başka çevrelere atsam da çevremin bir kısmını yani en azından kendimi yanımda götürdüğümdendir, bana nefes aldırmaktan çok düşündürdü. Ama bu düşünme egzersizi, yeni bir yerde olmanın verdiği heyecan ve kafamda açtığı yeni kapılardan çok, eski çevremin hızından dolayı ertelediğim düşüncelerin bir arkadaşla yan yana yürürken açığa çıkması ve bazen bu arkadaşın yeni pencereleri açması sayesinde gerçekleşir.
Daha önce eski çevremizde nicelerini yediğimiz bir canelle yiyince, sadece
Bordeaux’da en güzel canelle’in pişirildiği veya pastane sahibinin iddia ettiği
gibi taze oldukları için değil, beraber yediğimiz o tek lokmanın sadece beraber
yediğimiz için güzel olduğunun farkına vararak, Proust madeleine yemeyi
anlatırken ikinci ve üçüncüsünü yediğinde aynı hazzı almadığını ifade
ettiğinde, onun belki de iyi bir dostuyla, mesela Gilberte ile yememesinden
dolayı aldığı her lokmada tattığı hazzın düşmesinin sebebini çözerek ve en
önemlisi de bunu açık yüreklilikle ifade edebilmeyi becererek yeni ufuklara
vardık.
Bir tur rehberinin kilise gezisi sırasında ifade ettiği hınçtan ve açıkça
şaklabanlık gösterisi olarak açıklanabilecek bir resital sunan, mirasa konmuş “şarap
şatosunun” – dikkatinizi çekerim bağ, fabrika, üretim merkezi veya çiftlik
değil- sahibinin varlığından rahatsız olmaya rağmen, sadece yarenliğin, yol
arkadaşlığın hatrına bir şey dememeyi tercih ederek ve belki de o yol
arkadaşlığının verdiği sevinç tüm rahatsızlıklara baskın gelmesi sayesinde
huzur bulduk.
Sessiz sakin sokaklarda, yer yer rüzgar ve çisentiye yakalanarak, tur
rehberinin kahrettiği Paris’teki makaronlardan farklı olarak etrafa yayılmış fırından yeni çıkan badem kokusunun peşinden gidiyoruz. Çocukluğumuzun çizgi
filmlerinde bir hayvanı tuzağa çekmeye yarayan o elmalı turta buharının
peşinden giden kediler gibi, aradığımız o badem kokusunun merkezine
ulaştığımızda, tur rehberinin bozuk saat misali bir kere de olsa doğruyu
söyleyebildiğine ikna oldum. Damağıma yapışan sıcak badem ve şeker, daha önce
öylesini yemediğimden midir yoksa daha önce yediklerimi tek başıma yediğimden
midir bilinmez, tarifi zor bir tat bıraktı. İlk ısırıkta göz göze geldiğimiz
arkadaşımın yüzünde o memnun edici şaşkınlığı görünce, bademin kıtırlığı daha
kıtır, şekerin tatlılığı daha tatlı oluverdi.
Garonne nehrinin kenarında, rüzgara dayanamayan şemsiyemizle yürürken yakalandığımız sağanak, gövdemizden aşağısını ıslattı. Yağmur durdu, az da olsa kurulandık ama inatla nehrin kenarından yürümeye, son kez şehir meydanını görmeye, yer yer ortaya çıkan ay ışığının altında düşünmeye, bazen dağılan bulutların arasından göz kırpan yıldızlara başımızı göğe çevirerek bakmaya devam ettik. Yemek yerine yürümeyi, içmek yerine ıslanmayı, oturmak yerine yorulmayı tercih ettik. Bunların herhangi biri bir diğerinin ikamesi olmamasına ve ıslanmak, aç kalmak, susamak ve yorulmak dörtlüsünden sadece bir tanesinin bile eski çevrede beni çileden çıkarmaya yeteceğini bilmeme rağmen tren istasyonuna geldiğimde gaipten duyduğum bir ses tereddütsüz bir cümle sarf edince, ne ıslaklık, ne açlık ne yorgunluk ne de susamışlık kaldı, biyolojik sınırlıklar arkadaşlığın, dostluğun ve içteliğin gücüne yenik düştü.
“Bugün Fransa’da geçirdiğim en güzel gün.”
Yorumlar
Yorum Gönder